Charlton Athletic - Sheffield United // Topluluk Buluşması
The Valley'i fethetmeye gittik..
The Valley’e olan ilk yolculuğumuzu kaçırmış olmanın vermiş olduğu ekstra motivasyonla başladım bu seferki yolculuğuma. Topluluk buluşması olması sebebiyle güne erken başladım. Emre ve Berk ile buluştuktan sonra, Charlton’un müzesine doğru pedal çevirmeye başladık. Gönül isterdi ki bu satırlar elektrikli bisiklet reklamı içeriyor diyebilseydim ama hayır.
Charlton Müzesi
Topluluk üyelerimizi beklettiğimiz için mahçuptuk. Stadyumun önüne gelip, ekibi topladıktan sonra hep birlikte müzeye yöneldik. Bilet gişesinin hemen yanında, stadyumun içine giriş yaptık. Müze bu kadarını kaldırabilir mi emin değildik, aynı anda yaklaşık 15 kişilik bir ekibin Charlton Athletic tarihine merak saldığı çok nadir rastlanmıştır. Kapıdaki güvenlikleri hafif ambale etmiş olacağız ki, küçük asansöre sığmayacağımız gerekçesiyle merdivenleri kullanmak istediğimizi söyleyince merdivenlerin bozuk olduğu cevabını aldık. ‘Merdiven nasıl bozuk olur’ diye bi an düşünmüşken hakikaten de bozuk olduklarını fark ettik. Merdivenlere bir şekilde beton dökmüşlerdi ve kullanılamaz haldeydi.
Uzun uğraşlar ve birkaç tur asansör yolculuğundan sonra hepimiz 3. kattaki müzeye çıkabildik. Öncelikle müze, tamamen taraftar ve ziyaretçilerin bağışlarıyla ayakta duruyormuş. Bu özelliği bile takdiri ve desteği fazlasıyla hak ediyordu. Müze görevlileri kalan kısa zamanda (yalnızca 15-20 dakika kadar bir süre zaman geçirebildik, daha sonra müze kapandı) bize etrafı gezdirip ellerinden geldikçe anlattılar. Hatta Türk olduğumuzu ve topluluk olarak geldiğimizi söylediğimizde 1949 yılından kalma Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray ile yaptıkları maçlara ait fotoğraf albümünü bile çıkarttılar.
Berk’in daha önce videolarda bahsettiği Naci amcasının fotoğrafını bulduktan sonra kibarca müzeden kovulduk. Kovulduk dediğime bakmayın maç günü müze saat 13:00’te kapanıyordu ve bu sebeple biz de dışarı çıktık. Belki de insanların maç öncesinde çevredeki taraftar pub’larında veya stadyum içerisindeki fan zone’da daha çok zaman geçirmelerini teşvik etmek için yapılmış bir uygulamaydı. Müze önünde geç kalan arkadaşların da katılımıyla tam takım olduk. 19 adet Türk futbolsever, Charlton Athletic - Sheffield Wednesday arasındaki Championship normal sezon mücadelesini izleyecektik. Böyle yazınca oldukça tuhaf hissettiriyor ama bize doğal gelmişti o anlarda..
Maç Havasına Giriş
Karne bekleyen öğrenciler gibi bir havaya bürünmüştük. Emre elindeki biletlerin üzerindeki isimleri okuyor, ismi okunan el kaldırdıktan sonra ben bileti veriyordum. Bir süre sonra Emre’yle rolleri değişiyoruz ve tüm biletleri sahiplerine veriyoruz. Hala daha birlikte olacaktık ve taraftar pub’ına doğru yürüyüşümüzü başlattık. Kimileri birer içki içtikten sonra store ve stadyum çevresini gezmek için mekanı terk eder, kimileri pub’ın arka bahçesinde ‘demlenmeye’ devam eder diye herkese biletlerini dağıtmıştık.
The Royal Oak (SE7 8LA)
Pub girişinde tabii ki doğma büyüme Charlton taraftarı (The Addicks) olduğumuzu kanıtlamak için biletlerimizi gösterip içeri girdik. 4 yıla yakındır düzenli olarak İngiltere’de maçlara gitmeme rağmen maçın başlamasına en erken geldiğim taraftar pub’ı burası olmuştu. Maça az süre kalsa çok daha az muhabbet edebilecektik ama müzeden erken çıkartılmak ve mekanın yakın olması bize sohbet etmek, kaynaşmak ve biralarımızı yudumlamak için daha fazla zaman verdi. Güzel havanın da katmerlenmesiyle ‘ulu meşe’nin gölgesinden yararlanmak için arka bahçeye adeta çöktük. Önceki gece yağan yağmur yerleri çamurlu yapmış olmasına aldırış etmeden keyfimize baktık.
Gelişimizi fırsat bilen ve belli ki bizde potansiyel gören işletme sahibi, arka bahçedeki barı da kullanıma açtı. Böylece biten içkileri tazelemek için pub’ın içine kadar gitmek zorunda kalmayacaktık. Aramızda daha önceden topluluk buluşmalarımıza katılmış hatta ahbap mertebesine kadar çıkmış arkadaşlar olsa da ilk kez o gün tanıştıklarımız da olduu. Birkaç bira, güzel hava ve futbol sohbetinin kıramayacağı buz olmadığından kaynaşmamız uzun sürmedi.
The Valley Stadium
Stadyuma olan yürüyüşümüzden önce stadyumla ilgili iki ufak anekdot paylaşmak isterim. İlki stadyumun yapılışıyla ilgili:
Günümüzde The Valley’nin üzerinde durduğu toprak parçası 1900’lu yılların başlarında eski bir tebeşir ocağı ve çöp döküm alanıymış. Kulübe bir stadyum inşa edilmesi de gerekiyormuş, haliyle. O tarihlerde hem kulübün pek bir parası hem de bu devirdeki gibi müteahhit firmaları köşe başında yokmuş. Taraftar, oyuncular, kulüp çalışanları allah ne verdiyse girişmişler, herkes bir işin ucundan tutmuş ve stadyum inşaatını imece usulü yapmışlar. Toprak kazılmış, enkaz temizlenmiş, saha düzleştirilmiş ve hepsinden önemlisi bu çabanın tamamı Charlton camiasından gelmiş. Aslında The Valley, yani Türkçe’de vadi, kelimesinin altı dolu. Tüm bu yapılan peyzaj çalışmalarından sonra gerçekten vadiye benzer bir yer şekli ortaya çıkmış. O nedenle de stadyumun ismi The Valley olmuş.

İkinci anekdot ise 1985 Heysel faciasına uzanıyor. O yıl yaşanan güvenlik açıklarından doğan felaketlerden sonra İngiltere’de stadyum baştan olmak üzere mekan güvenliği ön plana çıkmaya başlamış. Adeta ‘el yordamıyla’ yapılmış ve o tarihlerde yaklaşık 70 yıllık bir yapıyken, The Valley, yeni güvenlik standartlarından nasibini almış. Stadyum güvenlik şartlarını sağlayamamış ve kapısına kilit vurulmuş, Charlton artık evsiz kalmış…
Tam 7 yıl sürecek bir göçebeliğe başlamış olan Charlton, Ctystal Palace ve West Ham gibi takımların kiracısı olmak zorunda kalmış. 1990’ların başında başlayan The Valley Party, takımı içinde bulunduğu bu cendereden çekip çıkartmak için kurulmuş. Her ne kadar isimlerinde parti sözcüğü geçse de bu bir siyasi parti değil, oluşummuş. Yerel yönetimle yıllardır yaşanan hukuki süreçleri sonlandırmak ve para bulmak suretiyle eve geri dönüşün ateşini yakmışlar. 1992 yılında, aradan geçen 7 yılın sonunda, Charlton Athletic yenilenmiş The Valley’sine kavuşmuş olmuş. Bir kulübün stadyumuna, mirasına nasıl sahip çıktığının hikayesi bizim ülkemizde de ilham kaynağı olmuş olabilir :)
North Stand
Turnikelerden zahmetsiz geçişimizin ardından içerdeydik. Geçen sefer rötar yapan uçak sebebi gelemediğim The Valley’nin tribünlerine tırmanıyordum ve ortam daha maç başlamadan beni içine çekmeyi başarmıştı. Tribündeki yerlerimiz, bir sırada 9 ve hemen altındakinde 10 yan yana koltuk olacak şekilde bir aradaydı. Saha yerleşimimiz oldukça kompakt..
Maça berbat başladık (Chalrton camiası beni hemen kabul etmişti). Maç öncesi pub’da yaptığımız skor tahminlerinin ne kadar şuursuzca olduğunu, Charlton’un sahadaki ölü gibi duruşunu görünce idrak edebildim. Sheffield, amiyane tabirle bizimle ‘top’ diye oynadı. Dakikalar geçerken orta sahayı dahi geçemedik, rakip kaleye cılız da olsa tek şut çekemedik. Maçın 35. dakikasında talihsiz bir olay yaşandı. Harvey Knibbs çok kötü bir şekilde sakatlandı ve onu sakatlayan Djibril Soumare de direkt kırmızıyla oyundan atıldı ve rakip bir kişi eksildi. Sheffield 10 kişi kalınca momentum bize geçer diye düşünsek de işler pek öyle olmadı. Maçta oyun üstünlüğünü almamaya yemin etmiş Charlton, ilk yarı sonunda rakip 9 kişi kalınca başının üstünde ekmek kırıp yeminini bozdu.
Devre arasında aramızda konuşurken bile ikinci yarı Charlton’un maçı kazanacağına emin değildik. Rakip o kadar baskın bi ilk yarı oynamıştı ki, ikinci yarıda da hala üstünlüğü 9 kişiyle devam ettirebilirler gibi düşünmüştük. O kadar da değildi… Rakibin iki kişi birden eksilmesiyle birlikte ikinci yarıya soru işareti bırakmadan girdik ve hemen 46. dakika golü de bulduk. 2b1m laneti olacak ki, maçın kalanında ciddi bir farkla maçı kazanabilirdik ancak olmadı. Her ne kadar kontrol ev sahibi ekipte olsa da maçın sonuna kadar ‘tadımız kaçmasın’ taktiğiyle oynandığı için başka gol göremedik.
Oynanan(!) futbol bizi tatmin etmediğinden The Valley’den alınabilecek maksimum verimi almak istedik ve maçı izleyen yaklaşık 20 bin taraftardan geriye kalanlarla birlikte stadyumun içindeki taraftar pub’ına geldik.
Fans’ Bar & Bartram’s
The Valley’de de, taraftar pub’ı stadyumun içindeydi ve maçtan sonra bir süre açık kalıyordu. Biz de ekipçe hazır gelmişken galibiyeti biraz daha uzun kutlayalım dedik.
Taraftar pub’ının içi sizi orada en uzun süre tutacak şekilde tasarlanmış. Sahayı gören camekan bir yapı, bira servisi ve o an yayınlanan diğer Premier League maçının canlı yayını sayısız ekrandan yayınlanıyordu. Biralarımıza devam edip, bizden ayrı maça gelen başka topluluk üyeleriyle denk geldikten sonra devasa bir grup olmuştuk. Yavaş yavaş evlere dağılanlar olsa da yerimizi koruduk.
Z Raporu
Günü kapatırken, klasik bir Ada futbolu gününe çok yakınsadığımızı fark ettim. Erken saatte buluşup güzel havada maç önü aktivite; kabul, güzel hava çok sık rastladığımız bir durum değildi; bolca bira eşliğinde ve kalitesiz futbolun kritiği yapılmıştı. Alp abinin ‘benim gittiğim maçlarda gol ortalaması yarım’ sözü doğru çıkmış, Tuncay abinin ‘ben size gol olmaz demedim mi’ serzenişi ise olan golün bile ne kadar ittire kaktıra geldiğini hatırlatmıştı. Nispeten sessizce evlerimize dağılırken ‘bir daha ne zaman bu ortamı buluruz’ hayalleri kuran umarım tek ben değildim, ekibin keyfine bakılırsa birçoğu benimle aynı hisleri paylaşıyordu.









